babaanne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
babaanne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Dünya Taşa Oturmama Günü

Mayıs Ayı'nın 2. Pazar Günü(1955): 38 yaşında evli ve mutlu bir ailesi olan Dursun Gözünaydın, eşi ve 2 çocuğuyla o pazar günü annesini ziyarete gitmişti. Güzel bir kahvaltıyla başlayan gün, güzel sohbetlerle devam etti ve en sonunda akşamüstü ayrılık vakti geldi. Dursun ve ailesi evlerine gitmek için kapıdan çıkarken, Dursun'un eşi 2 dakikalığına lavaboya gideceğini, diğerlerinin bu arada ayakkabılarını giymelerini söyledi.

Dursun ve çocuklar ayakkabılarını giyip dışarıda beklemeye başladılar. Bir yandan da çocuklar babaanneleriyle konuşuyorlardı. Eşini bekleyen Dursun, annesinin evinin bahçesinde büyük bir taş bulup onun üzerine oturdu ve orada beklemeye başladı.

Ama poposunu taşa dokundurduğu anda annesi kafasını kaldırıp "Taşa oturma hasta olursun!" diye onu ikaz etti! Ani gelen bu tepkiyle irkilen Dursun, "Anne yaaa, 38 yaşına geldim hala taşa oturma diyorsun bana, kocaman adam oldum bana bir şey olmaz:)" diyerek annesine sitem etti.

Eşi lavaboda işini bitirip dışarı çıktı ve hepsi vedalaşıp evlerine döndüler. Gece uyurken karın ağrısıyla birden uyanan Dursun, yatakta bir sağa bir sola kıvranmaya başladı. Onun bu kıvranmalarına uyanan eşi, neyi olduğunu sordu. "Karnım çok kötü ağrıyo yaaaa!!!" diyerek hızla tuvalete koştu Dursun. Tuvalette motoru bozduğunu fark eden Dursun, o anda annesini andı. Taşa oturma dememiş miydi annesi! Niye dinlememişti ki onu?

Annesine ettiği sitem çok ağrına giden Dursun, gerekli mercilere başvurup ne gerekiyorsa yaptıktan sonra o günden itibaren bütün dünyada her yıl mayıs ayının 2. pazar gününün "Dünya Taşa Oturmama Günü" olarak kutlanmaya başlamasını sağladı ve milyonlarca insan, bir gün çocukları olunca anlayacakları annelerini büyük bir sevgiyle anmaya başladılar:)
FriendFeed ile Paylaş

Yağmur Başlayınca Ortaya Çıkan Şemsiyeci

29 Kasım 1912: Lokman Ibitir isimli 19 yaşındaki girişimci genç, günlük işlerde çalışıyor, az buçuk kazandığı paralarla da karnını anca doyuruyordu. İstanbul'da yaşıyordu. Bütün gün Paşam Kahvehanesi'nde pinekler, kahvehaneye uğrayan işverenler işçi aradığında gider çalışır, iş bitince tekrar kahvehanedeki yerine otururdu. Genelde inşaat sektöründe çalışırdı.

Evde yaşlı babaannesi ile birlikte yaşardı. Gündüzleri Lokman kahveye gider, babaannesi de ona helal süt emmiş bir kız arardı. Suriye'den göç ettikleri zamandan beri babaannesinin romatizması vardı. Özellikle hava değişikliklerinde ağrıları çok artıyordu.

29 Kasım 1912 sabahı, Lokman yine erkenden kalktı, babaannesiyle kahvaltısını edip hava nasılmış diye camdan dışarı baktı. Yazdan kalma bir kasım sabahı vardı o gün. Üstüne incecik bir şeyler giyip kapıya yönelmişti ki, babaannesi durdurdu onu: "Yavrum şu şemsiyeyi de al yanına. Bacaklarım azıttı gene, yağmur yağacak bugün!". Babaannesinin yağmuru nasıl önceden tahmin ettiğini daha önce tecrübe edinmiş olan Lokman, babaannesinin sözünü dinleyip şemsiyeyi de yanına aldı ve Allahaısmarladık diyerek evden çıktı.

Kahveye vardığında onu gören arkadaşları kahkahayı patlatıverdiler: "Hafız o şemsiye ne bu güzel havada yahu?". Lokman, onların bu gülüşlerine aldırış etmedi, her zamanki masasına geçti.

Yarım saat geçmemişti ki, ortalık birden kararıverdi, gri bulutlar İstanbul semalarında görülmeye başladı. 10 dakika sonra da bardaktan boşanırcasına yağmur başlayıverdi! Öyle bir yağmur ki, daha önce eşi benzerine rastlanmamış!

Ortalıkta koşuşturan, yağmurdan kaçan insanlar belirmişti. Lokman da oturduğu sandalyeden bu insanları gülerek zevkle izliyordu. Sonra canı sıkıldı, nasılsa şemsiyem var diyerek dışarıda biraz yürümeye karar verdi. Kahveden 5 metre uzaklaşmamıştı ki, şık giyinimli bir adam yanına gelerek "Kardeş şemsiyen için kaç akçe istersin? Satın almak istiyorum." dedi.

Şemsiye etse etse 10 akçe ederdi, o da sıfır olsaydı. Lokman, adamın kıyafetlerine şöyle bir baktı, ıslanırsa adamın o pahalı kıyafetlerine yazık olacaktı. "30 akçe versen yeter Beyim."

Adam cebinden 30 akçe çıkartarak Lokman'ın eline tutuşturdu, şemsiyeyi alarak gitti!

Böylece Lokman, tarihteki "Yağmur Başlayınca Ortaya Çıkan Şemsiyeci" ve "Yağmur Başlayınca Değerinin 3 Katına Şemsiye Satan Şemsiyeci" ünvanlarının ikisini birden ilk kez kazanan insan oldu!

Şemsiyeyi satan Lokman, hemen eve koştu ve evdeki diğer şemsiyeyi de alarak dışarı çıktı. 5 dakika geçmemişti ki, aynı şekilde o şemsiyeyi de 3 katına satmayı başardı!

O günden sonra Lokman, şemsiye ticaretine atıldı. Bir sürü şemsiye satın aldı, babaannesi ne zaman bugün yağmur yağacak dediyse de, o gün sokaklarda gizli bir köşeye saklanıp yağmurun başlamasını bekledi. Yağmur yağar yağmaz da şemsiyeleriyle birlikte sokağa çıkarak hepsini 3 katına sattı! Çok geçmeden de, Osmanlı tarihindeki en zengin insanlardan bir tanesi haline dönüştü! İşleri büyüttü, büyük bir şirket kurdu. Şirketine bir sürü çalışan aldı, bu çalışanları önce İstanbul'un, sonra Türkiye'nin dört bir yanına dağıttı. Hepsine de satmaları için şemsiyeler verdi. Böylece satılan her şemsiyeden kar etmeye başladı!

Günümüzde ne zaman yağmur yağsa anında ortaya çıkan şemsiyeciler, işte Lokman Ibitir'in kurmuş olduğu, şu anda ise torunlarının torunları tarafından işletilen büyük bir şirketin çalışanları olan insanlardır. Bu büyük pazarda yıllar geçmesine rağmen hala tek büyük şirket olarak ayakta kalmalarının tek sırrı, her zaman adi şemsiyeleri pahalıya satmalarıydı. Böylece, her yağmurda şemsiyeler kullanılmaz hale geliyor ve 2 sokak ötedeki şirketin diğer şemsiyecisinden başka bir şemsiye satın alınıyordu.

İlk fotoğraf şuradan alıntıdır: http://feelozof.wordpress.com/2010/06/05/semsiye
İkinci fotoğraf şuradan alıntıdır: http://www.erginmurat.com/?p=193
FriendFeed ile Paylaş