skip to main |
skip to sidebar
27 Aralık: Her sene 26 Aralık'ta kutlanan "Dünya Yatağının Sağ Kenarı Duvara Dayalı Olduğu İçin Her Sabah Solundan Kalkmak Zorunda Olanların Bu Sefer Ayak Ucuna Yatma Günü"'nün ardından gelen "Dünya Sağından Kalkma Günü"'nüz kutlu olsun!
Dün gece şenliklerle kutladığımız özel günün ardından, hepimiz daha huzur dolu bir şekilde gözlerimizi açtık dünyaya. Sağımızdan kalktık, camımızı açtık, odamızı havalandırdık, keyifli bir duş aldık, giyinip dışarı çıktık gülümseyerek, bir yandan da etrafa "Acaba oldu mu?" diye meraklı gözlerle bakarak...
Ama dış kapıdan adımımızı atar atmaz hepimizin başına aynı şey geldi değil mi? Bugün, o gün değilmiş, bunu anladık... Daha Dünya Barışı'na hazır değilmişiz!
Olsun be sevgili takipçiler, seneye aynı gün yine bu kutlamalara katılırken, saf iyilik, saf sevgi ve Dünya Barışı'nı umut etmekten vazgeçmeyeceğiz. Umarız ki, ileriki yıllarda bir başka 27 Aralık günü "Dünya Barışı'nın Sağlandığı Gün"'ünüzü de kutlarız. Şimdilik, hoşçakalın=)
26 Aralık: Siz de, yatağınızın sağ kenarı duvara dayalı olduğu için her sabah solundan kalkanlardan mısınız? O zaman sizi ilgilendiren bir haberimiz var.
Her sene 27 Aralık tarihinde kutladığımız bir güne davetlisiniz. Bugün, "Dünya Yatağının Sağ Kenarı Duvara Dayalı Olduğu İçin Her Sabah Solundan Kalkmak Zorunda Olanların Bu Sefer Ayak Ucuna Yatma Günü", Kutlu Olsun!
Yılın en güzel günlerinden birinde, dünyanın dört bir yanında kutlanan bu gün, şüphesiz ki Türkiye'de de şenliklerle kutlanacak. Yatağının sağ kenarı duvara dayalı olan kişiler bu gece yastıklarını ellerine alacaklar ve yatağın başlarını koydukları yere değil de ayaklarını uzattıkları tarafa bu yastıklarını koyacaklar. Sonra da bu tarafa başlarını koyarak bütün gece mükemmel bir uyku çekecekler. Yarın, yani "Dünya Sağından Kalkma Günü" nde herkes tatlı bir uykudan huzur dolu bir şekilde uyanacak ve sağ taraflarından kalkarak harika bir güne başlangıçlarını yapacaklar.
İlk kez Birleşmiş Milletler tarafından 1965'te düzenlenen bu özel gün, aslında Dünya Barışı'nı hedefliyor. Birleşmiş Milletler'in o zamanki sözcüsünün açıklamasına göre, eğer bu özel güne dünya üzerinde büyük bir katılım sağlanabilirse, ertesi sabah -Dünya Sağından Kalkma Günü'nde- dünyadaki bütün insanlar huzurlu, sevgi dolu bir şekilde uyanacaklar ve belki de dünya barışı o gün sağlanabilecek! Sağından kalkmanın getirdiği o mükemmel huzur ve yaşama sevinciyle güne başlayan insanlar bütün düşmanlıklarını, çıkarlarını, kıskançlıklarını, zalimliklerini bir kenara bırakacaklar ve herkesi sevgiyle kucaklayacaklar.
Birleşmiş Milletler'in kuruluşundan beri en büyük yatırımlarından birisi olarak dikkat çeken bu özel gün, BM'nin bugüne kadarki en önemli ve değer verdiği proje olarak görülüyor. Bir gün bu özel güne yeteri kadar katılımcı sağlanacak ve ertesi gün de Dünya Barışı sağlanacak! Peki bu gün, neden yarın olmasın? Hadi siz de bu gece yastığınızın yerini değiştirin(Sadece her sabah solundan kalkanlar tabi!) ve yarın barış dolu bir dünyaya gözlerimizi açalım!
20 Aralık 1996: Dönülmez akşamın ufkunda 3 kankasıyla birlikte geziyordu Serhat. Umut, babasının Doğan marka arabasını kaçırmıştı ve 4 genç bu arabayla o sokak senin, bu cadde onun geziyorlardı. Hava buz gibi soğuktu, ama buna rağmen açtıkları en güzide arabesk şarkılarıyla içleri ısınıyor, dışarıda üşüyen diğer insanları ısıtmak için açtıkları arabanın camlarından da dışarıya arabesk dinletiyorlardı. Böyle harika bir gece geçiriyorlardı.
Umut, Serhat'ın 3 kankasından birisiydi. Diğer ikisinin adları Selçuk ve Fatih'ti. Hepsi de 18 yaşındaydılar. Ehliyetlerini aldıklarından beri her gece bir başkası babasının arabasını gizlice kaçırıyor, gece evlerine dağılırken de gizlice aynı yere park ediyordu. Şansa bakın ki, hepsinin arabası da Tofaş Doğan'dı. Kendilerine Doğan Gençliği ismini takmışlardı. Ne kadar da karizmatiklerdi!! Sokakta bir kız gördü mü abanıyorlardı kornaya, kız dönüp arabayı gördü mü etkilenmek sözcüğü yetersiz kalıyordu. Resmen ağızlarının suyu akıyordu kızların!
Ertesi gece, sıra Serhat'a geliyordu. Ama Serhat'ın, kimsenin bilmediği bir sırrı vardı. Babasının arabası Doğan değil, Şahin'di! Ama bunu bir türlü kankalarına söyleyememişti, rezil olmaktan, dışlanmaktan korkmuştu. Ama artık kaçış yoktu, yarın napıcaktı?
Öncelikle biraz zaman kazanmalıydı. Düşünmek için zamana ihtiyacı vardı. Kankalarına, babasının birkaç gece arabayla işi olduğunu, bu yüzden arabayı kaçırmasının imkansız olduğunu söyledi. Sonra başladı beyin salatasına.. düşündü, düşündü, düşündü...
Aklına bir şey gelir gibi oldu, ama sanki hayalgücünü biraz fazla zorlamış gibi geldi. Bunu yapmak mümkün olabilir miydi? Tek şansı buydu, başka çaresi yoktu...
Babasının iş yerine gitti, babasıyla bir konuyu uzun uzun konuştu, tartıştı. Babası duyduklarına inanamadı, ama oğlu bu kadar çok üsteleyince, tamam dene bakalım dedi ve anahtarları Serhat'a verdi.
1996 yılında bugün, Doğan Gençliği tekrar buluştu. Umut, Selçuk ve Fatih her zamanki buluşma yerlerinde Serhat'ı bekliyorlardı. Serhat onları arabayla alacaktı.
Kendi aralarında konuşurlarken uzaktan bir korna sesi duyuldu, ani bir fren sesiyle önlerinde bir araba durdu. Gelen Serhat'tı. Şöyle dışardan arabaya baktı hepsi, sonra arabaya atladılar: "Güzel arabaymış kankaaa, en güzel Doğan seninkini seçtik valla!!"
Hiçbirisi, arabanın aslında Şahin olduğunu fark etmemişti. Çünkü araba dıştan bakınca aynı Doğan gibi görünüyordu!
Tarihte bugün ilk kez birisi Şahin model arabayı Doğan görünümlü yaptı ve "Doğan görünümlü Şahin" ortaya çıkmış oldu!
Serhat, babasından anahtarları aldıktan sonra arabayı sanayiye götürmüş, babasının arkadaşı olan bir ustaya fikrini anlatarak yapıp yapamayacağını sormuştu. Usta biraz düşünmüş, ama sonunda olur demişti. Böylece o sanayide ilk kez Doğan görünümlü Şahin yapılmış oldu.
Daha sonraki günlerde bu usta, dükkanının önüne "Doğan görünümlü Şahin yapılır" şeklinde bir tabela astı. Astığı gibi de dükkan müşteri kaynamaya başladı! Doğan görünümlü yaptığı Şahinler sayesinde çok para kazandı. Ama asıl önemlisi, yıllar sürecek yepyeni bir trend başlamış oldu! Bütün yollar, Doğan görünümlü Şahinlerle doldu, taştı. Daha ileri modifiyeler yapanlar ortaya çıktı. Modifiye araba fikri ortaya çıkarak bütün dünyaya yayıldı, dünyanın dört bir yanında modifiye arabalar görülmeye başladı, hatta bu bir çılgınlığa dönüştü, filmleri bile çekildi.
Eğer bugün bir Doğan görünümlü Şahin'e rastlarsanız, sol arka çamurluğunun iç yanında şu yazıyı görebilirsiniz: "Made in Turkey, Designed by Serhat".
12 Aralık 1994: Amerika Birleşik Devletleri'nde çiftçilik yaparak geçinen Williams ailesinin maddi durumu uzun süredir iyi değildi. Evin babası James çok çalışıyordu, ama zamanında doğum kontrol yöntemlerinden bihaber oldukları için eşi Sue ile en az 3 çocuk yapmışlardı. Bu yüzden de kazandıkları, karınlarının doymasına anca yetiyordu.
Evin en büyük kızı Suzanne 20 yaşındaydı. Üniversiteye gidiyordu ve ailesi onu okutmak için ellerinden ne geliyorsa yapıyordu. Kıyafetleri genelde ucuz markalardandı, ama annesi hem ucuz olup hem de kaliteli kıyafet satan dükkanları iyi biliyordu. Bu yüzden dışarıdan bakınca maddi durumlarının kötü olduğu anlaşılmıyordu. Tek fark, kıyafetlerinin önünde kocaman amblemler olmamasıydı.
Yine de Suzanne, kimi arkadaşlarına çok özeniyordu. Pahalı markalardan giyiniyorlar ve hepsi de çok güzel görünüyorlardı. Hele kıyafetlerinin önündeki o koca koca amblemler yok muydu, ne kadar da seksi gösteriyordu onları!
En sonunda dayanamadı Suzanne, nefsine yenik düştü. Fazla harcamak için parası olmadığı doğruydu, ama ailesi onu hiçbir zaman zor durumda bırakmıyordu, bu yüzden de ekstra paraya ihtiyaç duymuyordu. Buna rağmen yakın arkadaşlarından olan Kate'e giderek biraz borç paraya ihtiyacı olduğunu söyledi. Kate seve seve ona parayı verdi ve Suzanne parayı aldığı gibi ünlü bir markanın mağazasına gitti.
Kıyafetler arasından en ucuz, fakat amblemi en büyük, en uzaktan belli olan bir elbise seçti. Üzerinde güzel durup durmadığına bile bakmadan elbiseyi aldı.
Ertesi gün elbiseyi giydiğinde, okuldaki bütün herkes sanki ona bakıyordu! Adeta ışıldıyordu, ışık saçıyordu etrafına! Sanki bir gecede estetik ameliyatı olmuş da birdenbire güzelleşivermişti! Oh Tanrım, ne kadar da seksi görünüyor olmalıydı!
Ve çok bir zaman geçmeden de, okuldaki arkadaşlarından birisi geldi yanına. "Suzanne, elbisene bayıldımmmm." dedi. Senelerdir buna benzer elbiseler giyiyordu Suzanne, ama bir gün bile bir arkadaşı gelip bu cümleyi söylememişti ona. O anda o kadar mutluydu ki!!
Hafta sonu geldiğinde, ailesinin yanına gitmek için çantasını topladı, üzerine de yeni elbisesini giydi. Eve girdiği anda, annesinin gözleri Suzanne'in elbisesine dikildi. Böyle bir elbiseyi almak için paraları olmadığını biliyordu, sırf bu yüzden de "Daha önce buna benzer başka bir elbise almamış mıydık sana? Hem onun fiyatı bunun 10'da biri kadardı, neden bu kadar para verdin ki bu elbiseye? Ne farkları var ikisi arasında?" diye sordu kızına.
Aslında ikisi arasındaki farkı çok iyi biliyordu Suzanne. O koca amblem! Ama bunu kendisine bile doğru düzgün itiraf edemezken, annesine itiraf etmesi imkansızdı. Bunun yerine, o tarihi sözleri dökülüverdi ağzından: "Ama bunlar çok daha kaliteli ve sağlam, verdiğin paraya değiyor yani. Bir aldın mı ömür boyu giyiyorsun!"
Böylece tarihte bugün ilk kez birisi, sırf hava atmak için aldığı kıyafeti, "kaliteli olduğu için aldığını" söyledi!
Annesi tabii ki Suzanne'ın neden o elbiseyi aldığını çok iyi anlamıştı. Ama sırf kızına anlayış gösterdiği, onun hevesini anladığı için sesini çıkarmadı. Ona inanmış gibi yaptı.
O günden sonra tarihe geçen bu sözler, herkes tarafından kullanılmaya başladı. Ne zaman birisi bir karış kıyafete dolarlarca para ödese, hem kendi içini, hem de etrafındaki insanların içini rahatlatmak için bu sözleri söyledi. Bunu farkeden pahalı markalarsa, bu sözlerin patentini Suzanne'dan satın alarak bu sözleri reklamlarında kullanmaya başladılar, sürekli kaliteden söz ettiler. Böylece kazandığı paralarla hem Suzanne'ın ve ailesinin hayatı kurtulmuş oldu, hem de pahalı markalar çok daha fazla satış yaparak daha da zengin oldular.