skip to main |
skip to sidebar
5 Eylül 1975: Tarihte bugün ilk kez bir anne, daha az zararlı olsun, asitini alsın diye çocuğunun kolasına su kattı.
İngiltere'nin Bristol şehrinde hayatlarını sürdüren Brown ailesi toplamda 3 kişiydi; Mr Brown, Mrs Brown ve 3 yaşındaki çocukları David Jr. Brown. Şehrin dış kesimlerinde kendilerine ait bahçeli bir evde yaşamaktaydılar. Mr ve Mrs Brown ikisi de ilkokul öğretmeniydiler.
Evleri pembe panjurluydu, pencerelerinden bembeyaz çiçekler sarkmaktaydı. Bahçeleri büyük olmamakla birlikte, yaşlı ve büyük bir çam ağacı bulunmaktaydı. Bu ağacın dallarından birine de küçük David için bir salıncak asılıydı.
Mr ve Mrs Brown, modern anne babalardı. Bir sürü gelişim kitabı okuyor, küçük David'i ona göre yetiştiriyorlardı. Hem çok korumacı, ama aynı zamanda da çocukları girişkenliğini kaybetmesin diye gerektiğinde özgürlükçüydüler. David'e hep klasik müzik dinletirler, sağlıklı besinler yedirirlerdi.
75 senesinde bugün, akşam saatlerinde kapıları çalındı. Kapıyı açtıklarında, en sevdikleri komşuları Mr ve Mrs Green ile karşılaştılar. Mr Green, işyerinde terfi almış ve bunu kutlamak için bir şişe şampanyayla gelmişlerdi.
Şampanya hemen patlatıldı ve kadehlere döküldü. Tam içeceklerdi ki, Mrs Green küçük David'i gördü. "Aaaaa, David bize katılmadan olmaz. Bir dakika geliyorum." dedi ve mutfağa koştu. Bir süre sonra elinde bir bardak kolayla geri döndü. "Küçük David'in şimdiden alkolik olmasını istemeyiz değil mi?" diye gülümseyerek bardağı David'e verdi.
Ama o anda Mrs Brown telaşlandı. David'e, sağlıksız olduğunu düşündükleri için kola içirmiyorlardı. Ama Green ailesinin bu mutlu anının tadını da böyle küçük bir şey için kaçırmak istemiyordu. Ne yapacağım diye düşünürken, küçük David bardağı yavaş yavaş dudaklarına doğru götürmeye başlamıştı bile.
Derken Mrs Brown'ın aklına şahane bir fikir geldi. Işık hızıyla mutfağa gidip elinde yarım bardak suyla geri döndü. David'in elinden kola bardağını alıp bir kısmını kendisi içti ve ardından o tarihi hareketi gerçekleştirdi: Kolanın üstüne su ekledi!!!
Hayatında ilk kez kola içecek olan David, sulu kolanın tadını pek yadırgamadı ve sulu kolasını sonuna kadar içti. Bu arada Brown ve Green aileleri de kutlamalarına devam ettiler.
O anda orada bulunan hiç kimse, tarihi bir olaya tanıklık ettiğinin farkında değildi. Küçük David daha sonraki günlerde tekrar kola istedi, Mrs Brown da sulu kola taktiğine devam etti. Bir kaç komşusu bunu gördüler ve onlar da kendi çocuklarına aynı taktiği uygulamaya başladılar. Mrs Brown, kendi okulundaki velilere de tavsiye etti bunu, derken bu uygulama bütün dünyaya yayıldı.
Bugün neredeyse çoğu annenin uyguladığı bu taktiğin mucidi, Mrs Brown'dı. Günümüzde bu uygulamanın, kolaya şeker atılması gibi değişik çeşitleri de ortaya çıkmıştır. Mrs Brown sayesinde anneler hem çocuklarını üzmüyorlar, hem sağlıklarıyla oynamıyorlar, hem de mevcut kolanın daha uzun gitmesini sağlıyorlar.
4 Eylül 1990: 20 yıl önce tam da bugün, asansörü çağırma düğmesine basan birisi, asansörün gelmesi gecikince düğmeye tekrar bastı.
Bear Beach Resort Club Golf Hotel, daha yeni yapılmış ve zamanının en lüks otellerinden birisiydi. 18 katlı olan otelde, tam 8 tane asansör bulunmaktaydı. Ama bu asansörler, o zamana kadar görülmemiş bir özelliğe sahipti. Asansör meşgul olduğunda bile çağırma düğmesine bassanız, düğmenin ışığı yanıyor ve asansör uygun olduğunda hemen çağırıyordu asansörü.
Damızlık ailesi o sene paraya kıymış, şöyle krallar gibi bir tatil yapalım demişti. Ailenin babası Selahat Damızlık, ithalat ihracat işiyle uğraşmaktaydı. Ortaokul terkti, ama hayat üniversitesinde yüksek lisans yapmıştı. İyi bir gelirleri vardı.
O gün arabalarıyla otele gelmişler, resepsiyonda gerekli işlemlerini yapmışlar, odalarına çıkıyorlardı ki birisi gelip bavullarını taşımak istedi. Buyur bakalım genç adam deyip, onun peşine takıldılar, bir sürü asansörün olduğu bir hole geldiler.
Selahat bey, bellboy'dan önce davranıp asansörü çağırma tuşuna bastı, "Yeğenim senin yükün ağır, dert etme ben çağırırım asansörü". Ve bekleyiş başladı... beklediler... beklediler...
En sonunda beklemekten sıkılıp sabrı taşan Selahat Damızlık, ondan sonra gelen bütün bir nesli etkileyecek tarihi bir harekette bulundu. Asansörün gelmesine hiç bir etkisi olmamasına rağmen, asansörü çağırma tuşuna tekrar bastı!!!
Etraftaki insanlar birden Selahat beye dikkat kesildiler. Bellboy ne yapması gerektiğini bilemedi, böyle bir hareket beklemiyordu. Acaba bunu neden yapmıştı ki?
Ve 5 saniye bile geçmemişti ki, asansör geliverdi!!
Etraftaki herkes şok olmuştu. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Acaba.. acaba.. Acaba düğmeye tekrar tekrar basmanın gizli bir etkisi gerçekten olabilir miydi?
Damızlık ailesi asansöre bindiler, odalarına çıktılar. Ama hem bellboy, hem de etrafta bu olaya tanık olanlar bu anı unutamadılar. O günden sonra ne zaman böyle bir asansöre rastlasalar, düğmeye ikinci kez basmamak için kendilerini zor tuttular. Çünkü bunun anlamsız olduğunu biliyorlardı. Ama yine de, dayanamadılar ve her seferinde tekrar tekrar bastılar düğmeye!
O gün bu olaya tanık olanların da etkisiyle, bu efsanevi olay bütün dünyaya yayıldı. Asansör üreticileri her ne kadar böyle gizli bir etki olmadığını savunsalar da, insanların çoğu onlara inanmadı ve düğmeye tekrar tekrar basmaya devam ettiler.
Bugün artık her yerde bulunan bu asansörlerin düğmelerine, beklerken tekrar tekrar basılıyor. Ama bu tekrar tekrar basma olayının ardında, aslında büyük bir felsefe yattığını ne yazık ki çoğu kimse bilmiyor ve çoğu insanın amaçsızca düğmeye bastığını düşünüyorlar.
Selahat Damızlık'ın başlattığı bu akımın temsilcileri, günümüzde hepimizin arasında yaşıyorlar, günlük hayatlarına devam ediyorlar.
2 Eylül 1948: Tarihte bugün ilk kez bir adam duş alırken küvete işedi.
48 yılında bugün, Eric Patrick isimli Amerikan vatandaşı olan berber akşam saatlerinde arabasıyla eve dönmekteydi. O gün bir sürü düğün olduğundan dolayı bir sürü damat traşı yapmış, günü çok yoğun geçmişti. Üstüne üstlük bir de eve dönerken trafiğe yakalanmıştı. Hem çok çalışmış olmanın, hem de trafiğin getirdiği yorgunluklar birleşince, Eric'in tek düşündüğü şey bir an önce eve gidip duş alıp uyumaktı.
Zar zor eve vardığında, yorgunluktan ölüyordu. Kapıda kendisini karşılayan eşi Wendy'e bir öpücük verip, hemen üst kata çıktı ve duşa girdi. Sıcak suyun getirdiği o gevşemeyle iyice rahatladı, daha da gevşedi. Derken, duşta uyuyakaldı!
Eric, bütün gün iş yoğunluğundan dolayı tuvalete gidecek vakit bile bulamamıştı. Duşta uyurken, kulağına gelen o suyun şırıl şırıl akarak çıkarttığı rahatlatıcı sesiyle, yüzünde masum bir gülümseme belirdi. Gevşedi, gevşedi... Tam nirvanaya eriyordu ki, eşi kapıya "tak tak" diye vurdu. "Hadi çık artık tuvalete girmem gerek!"
Bu sesle birden irkilen Eric, bir an nerede olduğunu anlayamadı. Gerçek hayat ile rüyası arasında bir yerde kalmıştı. Nirvanaya giden o yoldaydı hala...
Derken, o tarihi an gerçekleşiverdi! Yorgunluğun üstüne aldığı sıcak duşla iyice rahatlayan Eric, suyun şırıl şırıl sesiyle kendisine daha fazla engel olamamış ve bütün gün tuttuğu çişini şırıl şırıl küvete bırakıvermişti!
O an, Eric'in yüzünde muhteşem bir rahatlama ifadesi okundu! Daha sonra kendisiyle röportaj yapan gazetecilere, "Hayatımda o güne kadar yaşadığım en muhteşem, en rahatlatıcı, en huzur dolu andı!!" diyecekti.
Eric'in duştayken yaşadığı o muhteşem rahatlama, önce komşular arasında merak konusu oldu. Komşulardan deneyenler oldu, sonra onlar da başkalarına anlattılar. Derken bu olay bir fenomene dönüştü! Dünyanın dört bir yanından, duşta işeyen insanların haberleri gelmeye başladı.
Hatta bir dönem, klozet üreticileri telaşlandılar. Kimsenin artık klozete ihtiyaç duymayacağından korkuyorlardı. Ama neyseki bu fenomen, sadece küvete işemekle sınırlı kaldı!
İşte bugün dünyada milyonlarca insanın duş alırken işemesine ön ayak olan kişi aslında Eric Patrick'ti. Eğer zamanında küvete işemeseydi, belki de günümüze kadar hiç kimse buna cesaret edemeyecek ve milyonlarca insan bu zevkten mahrum kalacaklardı..
1 Eylül 1452: Tarihte bugün ilk kez bir insan, bugün Haydarpaşa Garı'nın olduğu yerden İstanbul'a bakarak "Seni yeneceğim İstanbul!!!" diye bağırdı.
Yıllar önce bugün, Osmanlı Padişahı II. Mehmed "biraz hava alıp geleceğim" diyerek saraydan ayrılmış. Düşünceli bir hali varmış. En sevdiği atına atlamış, vurmuş kırbacı, vurmuş kırbacı...
Karanlık ormanlara dalmış, azgın nehirlerden geçmiş ve bir de bakmış ki kendini İstanbul'un karşısında bulmuş.
Bulunduğu yer, tam olarak şu anda Haydarpaşa Garı'nın merdivenlerinin olduğu yermiş. Atından atlamış, dizginleri elinde tutarak eski İstanbul'a doğru dönmüş yüzünü.
O günlerde II. Mehmed'in kafasında sadece İstanbul'un fethi varmış. Sabah akşam bu fethi düşünüyormuş. Nasıl bir kuşatma yapacak, kaç tane top döktürmesi gerekecek, eğer Bizans Haliç'i zincirle kapatacak olursa ne yapacak gibi sorularla boğuşuyormuş.
Bütün bu düşünceler ve stres yüzünden, o anda o tarihi sözler dökülüvermiş ağzından! Ellerini yanlara doğru açmış, ve bağırmış: "Seni Yeneceğim İstanbul!!!!".
O günden sonra, ne zaman birisi İstanbul'a yerleşmek için gelse, II. Mehmed'in o tarihi sözleri söylediği yere gider ve "Seni Yeneceğim İstanbul!" diye bağırır.
Daha sonra o tarihi noktaya Haydarpaşa Garı yaptırıldı, ama bu gelenek son bulmadı. Gar'ın merdivenlerinde günümüzde hala devam etmektedir bu gelenek. Çeşitli Yeşilçam filmlerinde bu sahne yüzlerce kez kullanılmış, artık klişeleşmiş bir sahne haline gelmiştir. "Sana Yenilmeyeceğim İstanbul!" gibi alternatif bir biçimi bile ortaya çıkmıştır.
İşte bu klişe sahnenin kaynağı, seneler önce II. Mehmed'in söylediği sözlerdir aslında.